27 Şubat 2013 Çarşamba

Atkılar

0 yorum












10 Kasım 2010 Çarşamba

What Happened to My Sweetie?

1 yorum


Aslında her şey 4 yaşında, bisikletin ön tekerleğinin havaya kalkmasıyla arkaya doğru düşerek kafamı betonla birleştirmemle başladı. Zaten çok saçma bir hareketti, yaparken de farketmiştim değişik bir sonuç doğuracağını.

Bu yukarıda görmüş olduğunuz Vosvos ve klasik 3 tekerlekli bisikletim dururdu balkonda. Balkonun zemini de bildiğiniz beton üstü mermer. Bir akşam misafir gelmiş, misafirlerin oğlu da benim sen sevdiğim oyuncağım olan Vosvos'a biniyor. Sinirlendim tabi, aslında kıskanç ve bencil bir herif değilimdir ama o an kısa süreli bi' depresyon yaşadım sanırım. 3 tekerlekli bisikletle sürekli arkadan çarpıyorum ki kızsın bana, insin gitsin. Bu ibine evladı ki kendisi sonra ÖSS'de 7. oldu, inmemeye inat etti heralde, tepki vermedi bir süre. Ben de daha da sinirlendim, daha geriye gidip, daha fazla hızlanarak çarpmaya başladım. Gördüğünüz üzere bu Vosvos'un oyuncağı da kendisi gibi yuvarlak hatlara sahip doğal olarak. En son arkadan öyle hızlı şekilde geldimki, bisikletin ön tekerleği Vosvos'un kavisli bölümünü tırmanıp havaya kalkınca, doğal olarak benim de vücudumun ağırlığının etkisiyle arkaya doğru kafa üstü düştüm. Ondan sonrası yok bende. Zaten söylenenlere göre düştükten sonra öyle kalınca, kafamla betonun hızla birleşmesinden çıkan "Güm" sesi ile salondan balkona koşan annem ve babam beni öyle görünce, "Ölmüş lan bu." şeklinde tepki vermişler. Ondan sonrası da, baygın şekilde sürekli kusmak falan filan. Arada tek hatırladığım bir hastaneden başka bir hastaneye yönlendirmişlerdi, rontgen ya da tomografi çekilirken bir orospu çocuğu da "Işığa bak, Ninja Turtles gelecek oradan.." demişti. 4 yaşındayım ama okumayı - yazmayı biliyorum, cin gibiyiz yani. O kafayla bu orospu çocuğunun yalanına inanıp ışığa bakarken bir daha bayılmışım, zaten sonra da evde yatıyorken buldum kendimi.

Bu mal hikayeyi neden anlatma ihtiyacı hissettim bilmiyorum ama ilk cümlede yazdığı gibi, aslında her şey, tüm hayatım bence bu olayla başlıyor. Aslında bundan 18 sene önce oldukça normal bir insandım yani, gerçekten.

10 Ekim 2010 Pazar

Those Were the Days

1 yorum
Gözlerimin içindeydin sen kimi zaman.. Kapattığımda göz kapaklarımı, seni görürdüm uzun süre ve hiç gitmemeni isterdim. Öyle ki, yattığımda uyumamak için elimden geleni yapardım. Çünkü sen vardın önümde, zihnimde canlandırdığım ve bizzat bildiğim o duru, asil ve güzel halinle..

Nasıl oldu bilmiyorum, yoktun aslında hayatımın herhangi bir parçasında. Nasıl geldin, ne zaman geldin farkında da değildim. Bir bakmışımki soğuk ve rüzgarlı bir İzmir akşamında ağaçlardan düşen yapraklar eşlik ediyor ikimize. Şaşırmıştım ve alışmıştım aslında ya da öyle zannediyordum. Hayatım boyunca yapmadıklarımı yapıyordum, sırf sen istiyorsun diye. İlginç tavırların ve anlamsız davranışların daha da etkiliyordu beni. Yoksa bu insanın kendisi gibi birisi için delirmesinin örneği miydi? Bilmiyorum. Dengesiz miydik? Evet öyleydik ve aslında kimi zaman saçmasapandık. Sen zor kadın rolündeydin ben psikopat. Sen gülün sadeliğiydin ben tutkusu. Sen biraydın, ben boyoz.

Ve şimdi sen yoksun, ben de bir kişi eksiğim. Ve şimdi sen yoksun, ben de yokum. Uçsuz bucaksız karanlık denizlerin sessizliği gibi avazım çıktığı kadar susuyorum ve "keşke gitmeseydin" gibi anlamsız geri dönüş çabalarına, "keşke hiç olmasaydın" gibi bir marjinalite katıyorum.

Son.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Life Goes On

0 yorum
Adam gibi bir tatil yapamadan Dünya Basketbol Şampiyonası'nın başlaması oldukça koydu, hem de tam yaz okulu bitmişken. Zorlu bir iş, özellikle de I.T. gibi kilit noktada ekip şefi olmak biraz sıkıntı verici. Ama dünyanın en iyi basketbolcularıyla, dünyanın en önemli basın çalışanlarıyla sürekli birlikte olmak da oldukça keyifli. Ayrıca orada bulunan onlarca kişi ile tek bir ortak hedef uğruna emek harcamak da güzel.

Bunun dışında staj yapıyorum şu anda, yani yapıyormuşum gibi yapıyorum. Özet geçmek gerekirse, naylon staj bizimkisi bebeğim. Staj raporu olarak ne yazacağım inanın hiçbir şey bilmiyorum. Bir an önce bu sıkıntıyı çözmek adına gerekli girişimleri yapmam gerekiyor.

Evde inşaat önümüzdeki hafta sona eriyor. Boyanan duvarlar ve değişen kapı renkleri, yıkılan ve baştan yapılan banyo vs. nefret edilesi işler artık yavaş yavaş yerini sakinliğe bırakıyor. İşin en güzel yanı 1.5'ar metrelik 2 ayrı masamı, odanın köşesinde birleştirerek yaklaşık 3 metrelik çalışma alanımla artık daha yaratıcı tasarımlar yapacağıma inanıyorum.

Yaz okulunda aldığım 2 dersi de geçmiş olmam sevindirici ama okulu hâla sevmiyor olmam da bir ritüel. Gitmek istemiyorum, gerçekten. Ne bileyim makarası falan iyi de, harbiden çok zor be hocu.

3 Eylül'de Pamukkale'ye, 8 Eylül'de Bursa'ya gidiyorum gibi gözüküyor şimdilik. Ee sezon başlıyor, heyecan artıyor. Esas 29 Eylül'de Hollanda'ya gidemiyor olmanın verdiği hüznü de işe katarsak, önümüzdeki 1 ay boyunca tüm Türkiye'yi gezebilirim.

Kendi yaptığım t-shirt tasarımlarını bastırabileceğim kaliteli bir yer arıyorum ayrıca. Öyle 3-5 yıkamada çıkmasın, sağlam olsun. Ücreti de önemli değil, yeterki kaliteli olsun. Eğer bulabilirsem bundan sonra t-shirt almam heralde. Sürekli kendim yapar giyerim. Tabii ki ilk t-shirt "Adam haklı beyler" üzerine olacaktır, şüpheniz olmasın.

Bu arada kredi kartı borçları zirve yaptı. Asgarisi milyara yaklaşan borcun tamamını siz tahmin etmeyin, size ne ak. Ben zaten yeteri kadar uğraşıyorum. İşin kötüsü hiçbir sorun yokmuş gibi, oradan oraya çevirerek ilerliyorum. Bakalım nerede patlayacak?

Saat 3.00 olmuş, sabah 8.00'de kalkmak zorunda olan bir emekçi olarak artık yavaş yavaş yatmak gerektiğini düşünüyorum. İyi geceler falan yazsam çok mu itici olur? Siktir edin o zaman, iyi geceler falan demiyorum. Öpüyorum canlar.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

İnanılmaz Mantık Hatası

0 yorum
Hani bazen olur ya geçmişe gitmek istersiniz, işte o zamanı yaşıyorum bir kaç gündür, aralıksız. Zor geliyor her şey, sıkılmış ve bunalmışım sanki biraz. Etrafıma bakıyorum, değişik bir hava var. Ya hiç kimsenin sorunu yok ya da herkes gizlemeyi ve hayatına sorunlardan ayrılmış bir yön vermeyi başarabilmiş durumda. Şehrimde binlerce kişi gecenin bir köründe çılgınca eğlenirken, belki de yaşamının geri kalan planında çok büyük hüzne sahip. Buna rağmen anın tadını çıkarmaya bakıyor, ne olursa olsun zevk alabilmeye çalışıyor hayattan. Oysa diğer yanda küçücük bir sorunu dağ yapan ve kendisi başta olmak üzere dünyaya kusan binlercesi.. İki yaşam figürü arasında uçurum gibi fark neden kaynaklanıyor acaba? Baktığımız zaman çevreler aynı, alınan eğitim ve öğretim aynı, ailelerin düşünce sistemleri aynı. Bilimsel ve kesin bir cevaptan ziyade, insanın doğasında olduğunu kabul ediyoruz bu ayrıklığın.

Ayrıntılar ve çoklu seçenekleri es geçtiğimiz zaman, iki farklı insan grubu çıkıyor karşımıza. Akıl gözüyle karar verenler ve kalp gözüyle karar verenler. İnsanları bu iki gruptan birinin üyesi yapan olgular nelerdir? İşte benim merak ettiğim asıl obje bu. Zira düşündüğümüz zaman aynı hayatı yaşamış ikiz kardeşlerin bile aynı olaylara farklı tepkiler verip, farklı fikirler tasarladıklarını görmek çok ilginç, ilginç olduğu kadar da incelenmesi gereken bir durum. Oysa insan vicuduna baktığımız zaman tüm organlar aynı görevi yapmakla yükümlü. Mesela sizin dalağınızla, başkasının dalağının farklı bir görev üstlenme, olası problemlerde farklı bir eylem yürütebilme şansı var mı? Kesinlikle yok. Ama bireylerin zihinsel ve duygusal algılarına göre farklı seçeneklere yönelmeleri bir ritüel. Ayrıca insanlardaki beyinler ve kapler de aynı görevi üstlenmiyor mu? Evet. Peki nasıl farklı vücutlarda, çok farklı noktalara basabiliyorlar? Bilmiyorum, işte ben de bunu merak ediyorum.

Geçmişte yaşıyorum son zamanlarda demiştim, kesinlikle öyle. Özlüyorum sanki eskiyi. Gelecekten korktuğum için değil, zira geleceğe umutla bakıyorum. Ama bir yandan da o saf yüreklerdeki temiz sevgiyi besleyen insanları özlüyorum. Bakıyorum da, şimdi çoğu kalmamış etrafımda. Bilmiyorum neden böyle oldum, belki de hayatımda çok önemli bir yere sahip olan, bir çok şeyden daha fazla değer verdiğim, uğruna herkesi sildiğim ve bir an olsun ardıma bakmadığım kişiye şimdi bir anlam ifade etmememdir. Üzülüyorum sanırım, biraz da mutsuzum. Oysa sonuna kadar, sonsuza kadar demiştik en başında. Neden böyle oldu bilmiyorum ama artık ben bitiyorum. Daha fazla da zorlamanın mantıksız olacağını düşünüyorum. Zaten bir şeylerin farkına varmasını sağlayamıyorsam, bu kadar bile umrunda değilsem, daha da yapacak bir şey yok öyle değil mi?

Daha zamanı değil, biraz daha bekleyeceğim. Ama eğer beklediğim gibi de olmazsa söyleyeceğim tek bir cümle var. O da, sen şimdi gidiyorsun ya, siktir git gözüm görmesin.

O zaman Demir Demirkan'ın Resim isimli şarkısının sözleri ve fizy linkiyle yazıyı noktalayayım.

http://fizy.com/#s/1269ny

Rengi solmuş bir fotoğraf,
Hiç habersiz çekilmiş
Belli ki çok eğlenmişiz nananana

Donuk bir an o geceden, o konuşan resimlerden
Tanıdık sesler ve bir şarkı nananana

Gün ettik derken günleri ooof
Bir baktım geçmiş yıllar
Terkettiğim şehirler, dostlar, sevgililer
Kaybolmuş birer birer

Yine aynı şarkı çalıyor nananana
Başka dostlar etrafımda
Bir resimdi bu geceden

Bir evde toplanmışız, herkes güzel giyinmiş
Belli ki çok önemsemişiz, nananana
Donuk gözler fotoğraftan, o konuşan bakışlardan
Tanıdık sesler ve bir şarkı nananana

Gün ettik derken günleri ooof
Bir baktım geçmiş yıllar
Terkettiğim şehirler, dostlar, sevgililer
Kaybolmuş birer birer

Yine aynı şarkı çalıyor nananana
Başka dostlar etrafımda
Bir resimdi bu geceden

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Just Eleven Days (Ocean's Eleven falan değil)

0 yorum
Hey hey hey, aman da aman. Özlemişim blogumu, hatta çok özlemişim. Öyle ki, dün gece, geçtiğimiz 3 senede yazdığım 1000'e yakın yazıyı tek tıklamayla sildiğim için ilk defa üzüldüm. Üstünden yıl geçti ama acısı daha yeni vurdu. Ne bileyim, belki anlamsız ama en azından hatıraydı onlar. Gerçi bir yandan bakınca da sokayım hatırasına be hocu.

Neler yapıyoruz, yaz okulu ve yazlık paralelinde sürükleniyoruz. Hava sıcak, metro çalışmaları yüzünden lanet bir trafik var, paralelinde kahrolası baş ağrısı.. Çekilecek dert değil aslında. Ama kabulleniyoruz işte, sonuçta hiçbir zafere çiçekli yollardan gidilmeyeceğini biliyoruz. Bu konuyla bağdaşabilecek bir söz daha biliyorum, o da beklenen gün gelecekse, çekilecek çilenin kutsal olduğundan bahsediyor.

Liseli ergenler gibi edebiyat yapacak durumda değilim artık. Aslında bunun farkedildiğini de biliyorum. Konuştuğum bir çok arkadaşım argo ve küfür içeren yazıların sayısının arttığını, hatta içermeyen yazı olmadığını söyledi. Bir de bunu hoş bulmuyorlarmış, bana yakışmıyormuş. Bu benim blogum piçler, istediğim gibi yazarım. Şimdi plaja doğru adım adım ve kumdan kaleler eylemine start verin(bu nedir ulan, başlayın yazmak bu kadar mu zor?).

Bu arada Tarkan Tevetoğlu kişisinin albümündeki 10 numaralı şarkı dinlediğim en güzel şarkılardan biri olabilir, abartıyor da olabilirim. Zira mübalağayı severim. Ama tamamiyle kolpacı dostlara yazılmış enfes bir şarkı olduğunu söyleyebilirim. Tavsiye etmiyorum gerçi, dinlemeyin siz.

21 Mayıs 2010 Cuma

Nedensiz

0 yorum
Saat olmuş gecenin 2'si ama hiç farkında bile değildim saate bakana kadar. Kalbimde ritm bozukluğu var benim, sürekli taşikardi durumunda oluyorum azıcık heyecanlansam bile. Bir de ikizler erkeğiyim(bu kafa yapısına hastayız), dengesizim en büyüğünden, orta noktalarım yok hiç hayatımda. Çok seviyorum, çok nefret ediyorum, çok seviniyorum, kahroluyorum. Can Yücel üstadın dediği gibi, biliyorum aslında kimsenin benim gibi de sevemeyeceğini ama bizdeki de umut dünyası be usta. Hep kaybedip, hiç vazgeçmeyenlerin dünyası bizimkisi.

Zihniyetim de farklı, düşüncelerim de yaşıtlarıma göre. Benim için huzur ve keyif en önemli noktalar haline gelmişken hayatımda, daha bu kavramların farkına bile varmamış öbek öbek insanlardan nefret etmekteyim. Geçen gün orospunun tekine söylediğim gibi, sanki ben 60 yaşındayım gibi hissediyorum. Çoğu insanın unu eledikten sahip olduğu şeylere sahip olmamdan mıdır, yoksa bir çok şeyi çok erkenden yaşamamdan mıdır bilmiyorum ama hafif bir çöküntü yaşadığımı hissediyorum usulca. Yatıyorum, evet saatlerce gidip yatıyorum yazlıkta. Mangalı yakıyoruz, rakımızı içiyoruz, muhabbetler derken, yine yatıyoruz. Orospunun tekini de misafir ediyoruz, kabul ediyor, kırmıyor. Belki her şeyin farkında, belki de hiçbir şeyin farkında değil.

Elime alıyorum kağıdı, kalemi.. Yazacak hiçbir şeyim yok. Körelmiş duygularım sanki, anlatamıyorum hiçbir şey. Alkol içmiyorum, sigara içmiyorum, arabesk müzikten nefret ederim. İsyan etmem lazım, edemiyorum. Sinirleniyorum, kızıyorum. Yine en yüksek sesimle, gırtlaklarımı koparırcasına susuyorum ve sadece derin derin bakıyorum şehrimin o güzel körfezine. Kimler geçti, kaç tane insanı tanıdı o körfez benim sayemde. Benimle beraber sevdi, benimle beraber nefret etti. Ara sıra da kızdı bana, her şeyi bu kadar kafama taktığım için, cevap veremedim. Ama şimdi, durumum epey kötü be moruk. İnsanın tek bir saniyede, 10 dakikada yaşanılan bir olayımsı nedeniyle çevresini silmesi ne kadar doğal bir şey? Bilmiyorum ama yaptım. Doğru mu, yanlış mı bilmiyorum ama hepinizi sildim can dostlar, büyük aşklar.

Bana gerçekleri söyleyin, beni öldürün, harap bitap edin ama gerçekleri söyleyin. Beni kandırarak varabileceğiniz bir yol da yok, o yolun sonu da yok. Karmaşıktı kafam, bir çok şey düşünüyordum. Şimdi iyiden iyiye saçmalamaya başladım. Ama şu an için üzgün değilim. Çünkü ben kimseyi kaybetmedim baba, herkes beni kaybetti.
older post